Manşet

“Ben kendimi patron olarak değil, yönetici olarak tanımlıyorum

 

Çay Molası ’nda, Bool Tedarik firması ortaklarından Hakan Mühürcüoğlu ’yla birlikteyiz.  İkitelli OSB’de bulunan firmada misafiri olduk.

Hakan Bey, ben sizi mesleğe ilk başladığınız günden beri tanıyorum. Okurlarımıza da hangi alanda faaliyet gösterdiğinizi anlatalım.

Başta cafe, restoran ve oteller olmak üzere, gıda işletmelerinin kuru gıda, şarküteri, yerli ve yabancı sos grupları ile peynir ve süt ürünleri, diğer kâğıt, sarf ve temizlik malzemelerini karşılıyoruz.

Tedarikçilerimizin ve servis sağlayıcılarımızın satış temsilcileri, gıda işletmelerini sık sık ziyaret eder. Geçmişte bu sizin yaptığınız ziyaretleri hatırlıyorum. Kişisel bakımınız, kıyafetiniz, konuşma tarzınız hep farklıydı. Aradan bunca yıl geçmesine, profesyonellikten patronluğa geçmenize rağmen, yıllar içinde hiçbir şey değişmedi.

Her şeyden önce şunu söylemeliyim. Ben kendimi patron olarak değil, yönetici olarak tanımlıyorum. Müşterilerine önem veren bir satış temsilcisinin yapması gereken şey, onlara kendisinin değerli olduğunu hissettirmektir. Sadece iyi giyinmek, sadece kendinize bakmak, sadece güzel konuşmak yetmez. Bunların hepsini birden yerine getirmek ve müşterinize saygı göstermeniz gerekir. Ancak bu işin sadece görünen tarafı… Bir de işin görünmeyen tarafı var. Ben size gıda malzemesi getirmeden önce işin arka tarafında görmüyor, nasıl olduğunu bilmiyorsunuz. Aynı şey sizin müşterileriniz için de geçerli. Müşterilerimiz bizi görmediği alanlarda, onlara daha kaliteli ve güvenilir ürünler sunmak ve müşterilerimizin verimliliğini arttırmak için kendi davranışlarımızı kontrol ediyor, düzenliyor, iyileştirmeler yapıyor ve en iyi hizmeti sağlamaları için ayrıca performans gösteriyoruz. Müşterinin asıl memnuniyetinin sebebi de budur. Güven duygusu…

14 yıldan bu yana tanışıyoruz. Karşılıklı ticaretimiz var. Gerek ticaret ve gerek özel yaşamınıza dair birçok şeye şahitlik ettim. İş hayatına ilk başlangıcınız, evlenmeniz, çocuklarınız doğumu, çocukların doğum günleri, okula başlamaları, çalıştığınız firmadan ayrılıp yeni bir şirkete ortak olmanız, markanın ismini belirlerken duyduğunuz heyecan, firmanın kısa zamanda hem ürün çeşitliliği, hem müşteri sayısı, hem hizmet verilen bölge ve hem hacim bakımından hızla büyümesi…  Her şey çok hızlı mı oldu, bana mı öyle geliyor?

Bence her şey normal seyrinde devam etti. Ama hiç ara vermedim. İşimiz de bir anda büyümedi. Ama sürekli ve orantılı bir büyüme sağladık. Çok çalıştık ve mücadele ettik. Aslında, tüm bunları yaparken bir sosyal çevre oluşuyor. İstanbul’da, Türkiye’nin farklı yerlerinde ve yurtdışında, çok farklı işyeri, fabrika, mekân gördük, müşteri ve tedarikçilerle ile görüştük. Buralarda hem coğrafi, hem de nitelik olarak farklı kültür ve uygulamalarla karşılaştık. Başlangıçta iş amacıyla görüştüğümüz müşterilerimiz, tedarikçilerimiz, servis sağlayıcılarımızla zaman içinde sizinle de olduğu gibi dostluk bağları oluştu ve tüm bunlar bizlerin kişisel gelişimine önemli katkılar sağladı, sağlamaya devam ediyor.

Dikkatimi çeken bir başka şey daha var. Birçok gıda dağıtıcısından ürün tedarik ediyoruz. İçlerinde çok büyük hacimli markalı firmalar da olmasına rağmen, sizin firmadan ürün getiren araçlar hep pırıl-pırıl, personel hep olumlu, hep zamanında ve hızlı… Bunu nasıl başarıyorsunuz?

Bunu ne parayla, ne de zorla yaptırabilirsiniz. İşyeri sadece iş yapılan yer değil… İşyerini hayatın bir parçası haline dönüştürebiliyorsanız, personelinizle aidiyet bağı oluşturuyorsunuz. Aidiyet duygusu ile iş yapanlar da, işe sahip çıkıp en iyi şekilde yerine getiriyorlar.  Çalışma arkadaşlarımızla ilişkilerimizde insani değerlere çok önem veriyoruz. Bunu sadece sözle yapmıyoruz. Her zaman yanlarında olarak, kendilerini değerli hissettirmeye çalışıyoruz.  Bizim için personelimiz de kıymetli, ürün götürdüğümüz müşterimizdeki depocu da, aşçı da, garson da, diğer personel de… Bu duyguları önce personelimize, sonra da müşterimize hissettirmeye gayret gösteriyoruz.

Bildiğim kadarıyla, işletmenin bir başka bir özelliği daha var. Şehirlerdeki işyeri kiraları çok yüksek ve işletmeler yerden tasarruf etmek için minicik alanları bile değerlendiriyor. Diğer taraftan personelden tasarruf etmek için çeşitli uygulamalar yapılıyor. Şirketinizde personeliniz için masa tenisi, langırt, dart gibi eğlence ekipmanları olduğunu biliyorum. Bu zamana kadar bir gıda dağıtım firmasında ne böyle bir şey gördüm, ne de duydum. Bu durum, alan ve zaman kaybına sebep olmuyor mu?

Burası bir yaşam alanı… Bu çatının altında sadece iş yok. Hayatımızın büyük bir kısmı işyerinde geçiyor. Nasıl ki yemek yemek, ibadet etmek, lavabo ihtiyacı, dinlenmek insan için ne kadar normalse, enerjiyi atmak ve kafayı dağıtmak için bu alanlara da ihtiyaç var. Bu işin dünyadaki ilk öncülerinden bir tanesi Google’dır. Onların bunu yapması birçok işletmeye ilham kaynağı oldu ve İstanbul’daki birçok büyük işletmede bu alanlar mevcut.

Peki, bu alanları oluşturmak yeterli mi? İş saatinde ve iş beklerken, her isteyen, istediği saatte bu alanları kullanabilir mi?

Tabii ki bir iş disiplinimiz var. Önceliğin iş olduğunu hepimiz biliyoruz. Biz buna müdahale etmiyoruz, bunun ölçüsünü yine personelimiz, kendi belirliyor. Örneğin; ürünleri götürecek araç yüklenmiş ve faturanın çıkmasını bekliyorlar. Fatura çıkana kadar 5 dakika masa tenisi ya da langırt oynayarak ya da kitap okuyarak stres atıyor ve beyinlerini boşaltıyorlar. Aslında esnek çalışma dediğimiz şey, tam da bu…

 Dijital dönüşüm ve modern dünya imkânlarının insanları makineleştirip, adeta kurşun askere çevirmek için her şeyin sıkı şekil şartlarına bağlandığı bir dönemde, şahsınız ve işletmenizin hareket tarzı sektörümüze, iş dünyamıza ve genç yöneticilere ilham vermesini dileyerek, bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim.

 

 

Loading

Paylaş :

Comment here