Gezi

Peru Yollarında 7 Gökkuşağı Dağı

 

Cusco’nun çevresindeki gezimize yerel adı ile “Vinicunca“ yani “Gökkuşağı Dağı”na mesafe 150 km. olunca turla gittik.

Rehberimiz bizi 3.30 da hostelimizden aldı. 12 ila 60 yaş aralığında bulunan 15 kişilik bir gruptuk. Saat 8.30 civarında başlangıç noktamıza ulaştık. Dağı günlük ortalama 2.000 kişi ziyaret ediyormuş. Kalabalığı tahmin edersiniz. Yerli halk çadır kurmuş, atları, çocuklarıyla burada yaşıyor, yürüyüşçülerin ihtiyacı olabilecek yiyecek yada eşya satıyorlar, yürüyemeyenleri atlarla götürüyorlardı. Etraf ana baba günüydü. Düştük rehberimizin peşine. 4.000 m. yükseklikteydik. Hava şansımıza pırıl pırıl güneşliydi. Fakat çok soğuktu. Kıyafetlerimizi kat kat giydik, şapka, eldivenimizi taktık. Nereden bakarsanız bakın 5.200 m.lik bir dağa zirve yapacaktık. Yüksek irtifa hastalığına karşı da dikkatli olmak gerekiyordu.

Atlar ve yürüyüşçüler için  patikayı ikiye ayırmışlardı. Bunları da tabelalarla belirtmişlerdi. Hatta bir kaç yerde güvenlik görevlileri bile vardı. Yanlış yerden yürüyenleri uyarıyorlardı. Manzara inanılmaz güzeldi. Ağaç, çalı gibi bitki örtüsü olmasa da yemyeşil otların olduğu, ilerde buzulların görüldüğü dağlar vardı. Bazı yerler ise ince toz kaplıydı. Allahtan meyil azdı yavaş yavaş yükseliyorduk. Grubun büyük kısmını kaybettik. Epey ilerlediğimiz bir yerde rehberimize rastladık. “Eğer birbirimizi kaybedersek burada buluşalım. Kırmızı Vadiye buradan gideceğiz” dedi. Artık Gökkuşağı Dağı’nın yan yüzünde, renkli toprak üzerinde yürüyorduk. Fotoğraflardaki gibi parlak renkli değildi. Renkler silik olsa bile yeşil, sarı, kırmızı, bordo, kahverengi gayet belirgindi. Zirveye doğru kuvvetli bir rüzgar başladı. Tanrım inanılır gibi değil 5.200 m. yükseklikte ki zirveye ulaştık. Etrafı hayran hayran izledik. Rehberimizin anlattığına göre Gökkuşağı Dağı’nın keşfi yaklaşık 7-8 yıl öncesine dayanıyor. Zirvede bulunan buzulların erirken toprakta bulunan minerallerin ortaya çıkması ile oluşmuş. Demir oksit kırmızı, demir sülfürün sarı renkleri verdiğini ilk bakışta anlıyorsunuz da mor, kahverengi tonlarını gomit veya limonit, yeşil tonunu ise klorit minerallerinin oluşturduğunu rehber söylemese bilemezdik.

Gruptan bizden sonra gelen olmadı. Rüzgar da sert esiyordu. Fotoğraf merasiminden sonra rehberimiz aşağıya inmeye başladı. Biz de peşinden.

KIRMIZI VADİ

Bu kadar gelmişken Kırmızı Vadi’yi de görmek istiyorduk. Gökkuşağı Dağı’nın renkli kuşaklarının üzerinden yatay yürümeye başladık. Yürüdüğümüz patikanın altında tırmananlar çok güzel görülüyorlardı. Biz de yorulmuştuk. Yine de yılmadık. Dağın arkasından yatay geçtiğimiz için rüzgarda kesilmiş yerini pırıl pırıl güneş ışıkları almıştı. Yolun iyice dikleştiği noktada alt seyir terasına ulaştık. Tanrım her yer kırmızı, aralarda yeşil alanlar vardı. Bence Gökkuşağından bile daha güzeldi. Tepeye tırmanmaya devam ettik. Veee Montana Roja yani Kırmızı Dağ’ın karşısında ki 5038 m. yükseklikte bulunan seyir terasına ulaştık. 15 kişiden sadece rehber ve biz. Duruma rehber  bile çok şaşırdı. Çok komik bir gençti. Zirve kalabalık değildi. Tek tük insan vardı. Büyük ihtimal insanların nefesleri yetmediği için buraya gelemiyorlardı. Karşımızda Kırmızı Dağ, aşağıda Kırmızı Vadi. Manzara çok güzeldi. Fotoğraflarımızı çektikten sonra hızlıca aşağıya inmeye başladık. Başarmış olmanın mutluluğuyla hoplaya zıplaya aracımızı bıraktığımız otoparka ulaştık. Grup tamamlanınca Cusco’ya döndük.

Bu gezimizde toplam 1.200 m. yükselmiş 1.200 m. alçalmıştık. 5.200 ve 5.038 m.lik 2 tane zirve yapmıştık.

IGLESİA DE ANDAHUAYLİLLAS

Cusco’dan 40 km. ilerde bulunan  “Andean Barok Kiliseleri”  bizim ilgimizi çeken bir başka gezi noktamız oldu.

Buraya gitmek için Urcos kasabasına giden minibüsleri kullandık.

Aracımız bizi şehirler arası yolda bıraktı. Yürüyerek kasabanın içine ulaştık.  Meşhur Iglesia de Andahuaylillas Kilisesi kasabanın meydanındaydı.

Karşıdan görünüşü, küçük beyaz bir kiliseydi. Giriş kapısına azizler, melekler, din tarihi ile ilgili özel resimler yapılmıştı. Bahçesinde çok büyük 3 tane haç vardı.

Kilise, 16. yy da Cizvit Rahiplerince İnka kutsal alanı üzerine küçük bir şapel olarak yapılıp, daha sonra büyütülmüş.

İçerisi çok büyüktü. Her yer, tavan dahil altın yaldızlı resimlerle bezeliydi. İncil’den bölümler, melekler, İsa, Meryem, kutsal aile, azizler, azizelerin resimleri, heykelleri vardı. Mihrabın üstünde altından bir güneş vardı aynı Güney Amerika haçı gibi ortası delikti. Heykellerin giysileri de yerel halkın giysilerindendi. Okuma yazma bilmeyen İnkalar’a da İncil’i resimlerle çok güzel anlatmışlar. Görünen o ki inançlarda geçiş olmuş!

Çıkmak için ana kapıya doğru gelince anladık ki asıl bakmamız gereken yer burasıydı. Bütün duvara son yargıyı resmetmişlerdi. Kapının sağ tarafı cenneti, sol tarafı cehennemi gösteriyordu. Çok detaylı çizilen bu resimden dolayı buraya Güney Amerika’nın Sistine Şapeli adını vermişlerdi! Michelangelo Sistine’de  ki “Son Yargı” resmini 1470’lerde yapmıştı. Bu Kilise ise 16. Yy da yapıldığından cennettekilerin giysileri Sistine’den farklı olarak daha modern çizilmişti.

CHAPEL OF THE PRURİFİED VİRGİN OF CANİNCUNCA

İndiğimiz yerden tekrar Urcos yönüne giden minibüse binip, Chapel of the Prurified Virgin of Canincunca’ya gittik.

Urcos kasabasının bayağı dışında bulunan şapel Urcos Gölünün kıyısındaydı. Yoldan geçen hiç kimsenin dikkatini çekmeyecek kadar minik olan şapelin dışı çok sadeydi..

  1. yy.da yine İnka kutsal alanı üzerine yapılmış. Küçücük şapelin tavanı, duvarlarının üst kısmı ince ince turuncu, kahverengi, sarı, altın varaklı renklerle kumaş motifi, duvarların alt kısmında ise bölgede yaşayan hayvan ve bitki motifleri çizilmiş. Bence burada İncil’den değil daha çok İnkaların kutsal saydığı doğa resmedilmiş.

Mihrapta Bakire Canincunca yani “Meryem Ana” kucağında bebek İsa ile melekler ayrıca Hz. İsa, kutsal kişiler vardı.

SAİNT JOHN THE BAPTİST CHURCH HUARO  

Gezeceğimiz son kilise 1,5 km ilerde Huaro Kasabasında olunca yürüyerek gittik.

16 yy. İnka kutsal alanının üzerine Cizvitlerce yapılmış. Dışarıdan çok basit düz, minik bir kilise görülüyordu. İçerisi yine şok edecek kadar renkliydi. Mihrapta altın, gümüş varaklı resimler, heykeller, oymalar inanılmaz bir şaşa vermişti. Cenneti, cehennemi, son yargıyı anlatan tüm resimler çok ilginçti. Benim dikkatimi çeken bulutun içine çizilmiş olan mason gözü oldu!

Duvarlarda o kadar çok resim vardı ki birbirinden ayırmak, çok zordu.

“And Dağlarının yada Güney Amerika’nın Sistine Şapelleri” en az Sistine kadar güzeldi. Peru’yu yada Güney Amerika’yı, inanışlarını Avrupa’dan farkını görmek isterseniz buraları gezmenizi öneririm.

Cusco’nun etrafında yapabildiğimiz gezilerimizi bitirdik. Toplam 10 gün kaldık. Fakat daha gezilip, görülmeyi hak eden pek çok yer var. Umarım sizler görürsünüz.

Şimdilik hoşça kalın, Hayallerinize dokunmanız dileğiyle.

 

Loading

Paylaş :

Comment here